Archive for 2011

Ceviz ağacı

12.31.2011 § 0



   Başın köpük köpük buluttu, için dışın deniz. Sen bir ceviz ağacıydın Gülhane parkında. Polis bunun farkında değildi ama ben farkındaydım. Yaprakların suda balık gibi kıvıl kıvıl; ipek mendil gibi tiril tirildi. Koparıverdim, gülüm, gözlerimin yaşını sildim. 


   Sen bir ceviz ağacıydın Gülhane parkında. Yaprakların ellerindi, yüz bin elini de tuttum. Yüz bin gözün vardı, bir bir öptüm. Yüzbin yüreğin vardı, hepsini tek tek sevdim. Sen bir ceviz ağacıydın Gülhane pakında. Ben SENİN farkındaydım, sevgilim, herşeyin farkında...
Cem Karaca - Ceviz ağacı

N'için

12.16.2011 § 2

-Niçin gözlerin bu halde
-Çünkü ağladım
-Niçin ağladın
-Çünkü insanlar üzüldükleri zaman ağlarlar
-Niçin üzüldün
-İstediğim yerde olamadığım için
-Niçin istediğin yerde değilsin
-Bana ne istediğimi sormadıkları için
-Niçin sormadılar
-Hasta olduğumu düşündükleri için
-Niçin hastalandın
-Bana ne istediğimi sormadıkları için
-Paradoksa bağladın
-Siktir olup gitmen için

*

12.02.2011 § 2

Tarih oldun. Tekerrür etme, yalvarırım.


Gelme pencere önlerine. Öpme fotoğraflarımı. Silme gözyaşlarımı. İçme çayımdan. Çık kanımdan. Yorganımın altına sokulma. Saçlarımı okşama. Nefesimi soluma. Yarama dokunma. Gönlümü kanatma.


Kulaklarım çınlıyor. Sesini çıkarma, yalvarırım.


Aralamayacağım perdeyi. Duymacağım sesini. Dinlemeyeceğim seni. İzlemeyeceğim yıldızları. Sevmeyeceğim dünyayı. Gülümsemeyeceğim fotoğraflarda. Yabancı olacağım sana.

Sen

11.28.2011 § 0

 Mühim değil. Uyuyakalmalarına, sessiz kalışlarına, hatta bazen kaçışlarına kusura baktığımı sanıyorsun. Mühim değil. Sen kendi bataklığında boğuluyorsun.

Ah.

11.01.2011 § 4


dünya dönerken başımıda döndürüyor,
düşmemek için tutunuyorum insanlara.
can havliyle kime elimi atsam,
tırnaklarım geçiyor vücutlarına.


ben kimseyi üzmek istemiyorum,
ben kimseyi incitmek...


Tanrı beni ateşten yaratıp
kazara göndermiş yeryüzüne.
arzuyla kim bana elini uzatsa
avuçları yanıyor köz tenimde.


ben kimsenin canını yakmak istemiyorum,
ben kimsenin ah'ını almak...

Zıpkın

10.27.2011 § 2

Zıpkın gibi sırtıma inen acılar.
Kıçımın üstüne sert bi düşüş yaşıyorum,
yine.
Sonra yine

Elvada umudum.

Elveda soluğum.

Sevgilim, elveda!

Hoşçakal savaşım, senle olmak güzeldi.
Çabalamak güzeldi.
Savaşmak güzeldi.

Hoşgeldin yenilgim.
Senelerdir senleyim, yabancılık çekmedim.

Aynı

10.25.2011 § 0

Saate ne zaman baksam ya geç kaldığımı ya da geri dönme vaktimin geldiğini anlıyorum. Saatleri sevmiyorum.


Aynı yatakta uyanıyor, aynı pencereden bakıyorum dışarı. Duyduğum yalnızca odama sinmiş olan -kendi- kokum. Aynı diş fırçası gene. Aynı şarkıyı açıp dinliyorum. Eşlik etmek istiyorum. Mırıldanan ses; aynı ses. Masamda aynı yüzün. Gözlerin aynı donuk. Yüreğimde ateş aynı ateş. Telefonum çalıyor. Konuşan aynı kişi. Aynı kalem. Karaladığım aynı defter. Sen? Sen aynı değilsin.

Aynı bardak kahveyi içtiğim. Aynada aynı yüzüm. Göz çukurları koyu. Kapatıyorum. Aynı kirpikler rımelini sürdüğüm. Aynı dolaba ve aynı kıyafetlere gidiyor elim. Sevdiğin bi kazağımın olmadığını farkediyorum. Boğazımda aynı yanma. Sen? Sen aynı değilsin. Zaten, ben seni ard arda iki gün aynı bulamadım hiç. 
Aynı sövgü. Aynı sızı içimi delen. Hep aynı siktir olup gidişlerin. Aynı eller yüzüme kapanan. İşleyen aynı saat hiç durmadan. Gözyaşlarımın tadı aynı, dakikada bir çenemden damlayan. Kanın kekremsi kokusu aynı. Sen? Sen benim değilsin.

Hayvan Mezarlığı

9.06.2011 § 5

-"Tanrı'ya şükürler olsun ki, acı çekmedi, Louis, hiç olmazsa çabuk oldu."
-"Evet, çabuk oldu, çabuk oldu, hiç kuşkun olmasın. O yüzden tabut kapalı zaten. Mağazalardaki mankenler gibi giydirilmesini ve makyaj yapılmasını isteseydik bile Gage için yapılacak bir şey yoktu. Çok çabuk oldu, Missy. Bir dakika önce yoldaydı, bir dakika sonra da yatıyordu. Ama ta Ringerlerin evinin orada. Tanker oğlana çarptı, öldürdü, sonra da sürükledi, inan ki, çok çabuk oldu. Yüz metre kadar, bir futbol alanı yani, ardından koştum Missy. Durmadan adını tekrarlıyordum. Sanki hâlâ sağ olabileceğini umuyormuşum gibi. Üstelik doktordum ben. On metre kadar ilerde beysbol şapkası vardı. Yirmi metre daha koştum, ayakkabılarından birini gördüm, kırk metre ilerdeydi tanker, Ringerlerin samanlığının ötesinde devrilmişti. Millet evinden çıkıyordu, bense durmadan oğlana sesleniyordum Missy. Elli metre çizgisinde kazağı vardı, ters yüz olmuştu, yetmiş metre çizgisinde öteki ayakkabısı, az ötedede Gage'in kendisi vardı..."
"İnsanın yüreğinin toprağı daha da taşlıdır."

-Alıntı- 
Hayvan Mezarlığı / Stephen King


Adı Mihriban

9.02.2011 § 4

  Kadının adı Mihriban'dı. Yüzü, türkülerdeki hüznü hatırlatırdı. Küt siyah saçları, bembeyaz teni, incecik beli vardı. Sanarsın gül dalıydı. Sevdalanmıştı. Anlatırken dudaklarında acı bir gülümseme belirirdi, narin parmaklarını yüzüne kapatır ağlardı. Sevmişti, yollara düşmüştü, kavuşamamıştı. Günlerce yas tutmuştu Mihriban. Acısı dinmemişti. Gün gelmişti, bağlamıştı babası kırmızı kurdeleyi o ince beline. Artık başkasının kadınıydı.
  Türküler bile yalan söylüyordu ona. "Oğlun - kızın olsun hele" diyordu; "Unutursun Mihribanım." Oğlu - kızı olmuştu Mihriban'ın; unutmamıştı Mihriban.
  "Gün gelir azalır sevgin" diyordu türkü; "Unutursun Mihribanım." Yıllar gelmiş geçmiş, sevgisi azalmamıştı Mihriban'ın.
  Kadının adı Mihriban'dı. Yüzündeki acı bana türküleri yaşatırdı. İçimden biri unutursun Mihriban'ım diyordu. Mihriban unutmayacaktı.

İnanmayan Adam

8.29.2011 § 3

  Bana güvenmeyen birini hatırlıyorum. Bu "bana güvenmeyen biri" benimle büyük işlere kalkışmış, bana inanarak elimden tutmuş, mesleki sınırlarının dışına çıkarak benle önemli sırlarını paylaşacak kadar bana güvenmiş biriydi. Zamanla, beni tanıdıktan sonra, güvenini ve inancını yitirmişti. Belki de gördükleri yalnızca, gizlerimin açığa çıktığı o küçücük odada O'na anlattıklarımdan ibaretti. Tanıdığı ben, yalnızca ağzımdan çıkan kelimelerle betimlediğim kişiydi. Ve biz, yalnızca o küçük odada, koskoca dünyayla baş etmemi sağlamaya çalışıyorduk. Oysa O'nla hiç bi zaman dış dünyada karşılaşmamıştık. Paylaşımlarımız yalnızca; benim iç dünyamda, benim söylediklerim, benim yazdıklarımla sınırlıydı. 
  O gün, gene, o küçücük odada; karşılıklı koltuklarımız, sigaralarımız, bir küllüğümüz ve iki kahvemizle buluştuğumuz günlerden biriydi. Tek küllük olması bana samimiyeti ve yakınlığı ifade ediyordu. Ortamızda bir sehba vardı. Ahşaptan bir biblo sağ yanımızda bulunan, gene ahşapla kaplanmış duvar dibindeki kalöriferin üzerinde duruyordu. Gözüm hep o bibloya takılırdı. Zenci, çıplak bir kadın figürüydü. Loş sarı bir ışık yanıyordu. Hayatımı etkileyecek bir konu üzerinde konuşuyorduk:
  -"Boşa uğraşma." dedi. "Bunu başarman imkansız. Şuan böyle bi başarıyı elde edecek halde değilsin. Dağılmışsın. Kendi iç dünyan bu kadar karışık haldeyken, dış dünyada bir başarı elde etmen çok zor."
  -...(Mantık hatası yaptınız Bayım, ilk cümlenizde imkansız dediniz, sonrasında ise çok zor. Çok zor demek imkansız demek değildir.)
  -"Söylediğin sonuçlar yeterli derecede yüksek değil." dedi.
  -...(Bu senin alanın değil, sersem.) 
  -"Ama unutma, bunu başaramamak demek dünyanın sonu değil. Tekrar çabalarsın."
  -"Hayır." dedim sakince. İçimden konuşurken kendinden gayet emin duyulan ses tonum, içimdeki burukluğu dışa yansıtıp titrek bir halde çıkmıştı. Ses tonumu toparlayıp tekrar yeltendim: "Başarıcam, göreceksin."
  -"İyi, görelim bakalım." Çocuğunun yaramazlığından bıkıp usanmış fakat gene de gösterdiği oyunları çocuğunun cesaretini kırmamak için izleyen sabırlı bir ebeveyn tavrı vardı.
  O gün adını "Bana İnanmayan Adam" koydum. Bana güvenmediği halde benimle bir işe kalkışması çok ironikti fakat bana güvenmeyen bir adamın bana yardımcı olacağını ummamdan, O'na güvenmemden, tüm sırlarımı paylaşmamdan fazla ironik değildi. Kırılmıştım. Haftalarca görüşmeye devam ettik. Bu konu bir daha açılmadı. Ta ki bu kez penceresi olan geniş ve aydınlık odada görüştüğümüz o güne dek. Bu odada da her zaman; o beyaz duvarlara çakılı, kırmızı ve siyah renklerden oluşan; tepesine koyduğu testiyi eliyle destekleyen, arkası dönük zenci kadının gün batımında yürüdüğü resim takılırdı gözüme. Aman Allah'ım, bu adamın zenci kadınlarla derdi neydi? Konuşurken birinin gözüne uzun süre bakamadığım için bu odada gözümü hep bu tabloya dikerdim ve incelemek için uzun uzun vaktim olurdu. Kapıdan girer girmez, daha yerimize bile oturmadan yeltendi: 
  -"Ee, sonuç?" dedi.
  -"Başardım." dedim. 
  -"Ah! Hiç beklemiyordum. Tebrik ederim." dedi.
  Bana İnanmayan Adam'a bir zafer edasıyla: 
  -"Ben size başarıcam demiştim." dedim her kelimeyi tane tane söylerek. 
  Sonra omuz silktim, yerime oturdum. Boşversene'ydi. Zafer edası takınmanın gereği yoktu. Bana inanmayan birine birşeyleri kanıtlamam gerekmiyordu. Bu başarı yalnızca, kendime gösterdiğim zaferdi. Bu benim zaferimdi. Kendim içindi. Bana inanmayan kimse, benim kendime olan inancımı yitirmeme sebep olamazdı. Ben, ne zaman Bana İnanmayan Adam'larla karşılaşsam, mutlaka bir zafer edindim. Ve ben, ne zaman Bana İnanmayan Adam'larla karşılaşsam, kendime hep daha fazla güvendim.

8.26.2011 § 6

  Evet; al kahveni, geç karşıma, oturup konuşalım. Bir kez söyleyeceğim, beni iyi dinle. Lafı uzatmayacağım. Şimdi; keşke seni tanımasaydım, doğrudur bunu isterdim. Biliyorum; sen de beni hiç tanımamış olmayı dilerdin. O zaman bu kadar acı çekmez, saçma sapan aşk denen aldatmacanın peşinde sürüklenmezdik. Ama olan oldu. Adı aşk dedik. Bu saatten sonra; kimse elini kolunu sallayarak şu kapıdan çıkıp gidemez.

8.23.2011 § 3

  Sen hiç bilmiyorsun. Her gece üzerime ''İyi geceler''ini örtüp ağlıyorum. Yorgan altında vicdanımla kırıştırıyorum. Günahlarımla sevişiyorum. Acılarımı demleyip taze taze önüme koyuyorum. İzlerimi sıvazlıyorum. Yalanlarıma küfrediyorum. Beyazları boyalarla kirletiyorum. Haykırıyorum; duyuramıyorum. Yalvarıyorum; bir cevap alamıyorum. Gözlerimi yumuyorum; uyuyamıyorum. Bölük pörçük anıları karmakarışık yaşıyorum. Beyaz kağıt ve sargı bezi kokusu geliyor gözümün önüne. Ayakkabı bağcıklarını çıkar diye sesleniyor birisi. Kendimi bunlarla öldürecek değilim diye bağırıyorum içimden. Gözümü açıp karanlık odama dönüyorum beyaz fayanslarla kaplı hastaneden. Defalarca düşüş yaşıyorum acılara Tanrının ellerinden sıyrılıp. Affedilmez ayıplarım için binlerce kez özür diliyorum. Ağzımdan çıkan yalanları tutup bir hava olarak ciğerlerime geri sokamıyorum. Sana olan vicdan azabımı bir gram azaltamıyorum. 
  Sen hiç bilmiyorsun; ben ancak sana sarıldığım gecelerde ağlamıyorum. Sırtımı dönüp yatmama kızıyorsun; yüzüne bakamıyorum. Yalnızca, senle geçirdiğim gecelerde derin kuyulara düşmüyorum. Senle birlikte geçirdiğim her gece; kötülerin arasına bir damla iyi anı biriktiriyorum.

Sandım

8.20.2011 § 4

  Sıktım. Ağlamamak için kendimi o kadar sıktım ki, yutkunabilmek için sürekli su içmekten midem bulanıyordu. Masada anında sessizlik olmuştu. Gözler bana yönelmişti. Sustum. O kadar sustum ki, gözümden yaş bi damlasa, herkes sesini duyabilirdi. Kimse konuşmadı. Ben konuşamadım. Ağladım. O kadar ağladım ki, artık göz kapaklarım acıyordu. Tamamen bitkin düşmüştüm. Kalktım; koştum. Öyle koştum ki, nerdeyse ciğerlerim parçalanacaktı. Sanki tüm nefretim yol boyunca etrafa yayılıyordu. Sandım. Geçecek, bigün herşey bitecek sandım. Güzel olacak diye inandım. Geçmedi. Hiç biri geçmedi. Sardım. Ben sürekli aynı acıları başa sardım.

8.15.2011 § 4


 Deborah'in düşü, kış karanlığının çökmesiyle başladı. Bu karanlığın içinden yumruk olmuş kocaman bir el uzanıyordu. Kemikleriyle kasları arasında karanlık çukurlar olan, güçlü bir erkek eliydi bu. Yumruk açılıyor, upuzun avucun içinde 3 kömür parçası olduğu görülüyordu. El, yavaş yavaş kapanıyor, korkunç bir basınç oluşturuyordu. Bu basınç beyaz bir ısı yayıyor, ısı git gide artıyordu. Çökertici, ezici bir zaman duyumu oluşuyordu. Deborah nerdeyse dayanma noktasının ötesinde, bütün gövdesiyle kömürlerin acısını duyumsuyordu sanki. Sonunda ele, "Yeter! Buna bi son ver artık! Bu kadarına taş bile dayanmaz, taş bile...!" diye bağırıyordu.
 Moleküllerden oluşmuş hiç bir şeyin dayanamayacağı kadar uzun gelen bir süreden sonra, yumruğun içinden kaynaklanan işkence hafifliyordu. Yumruk yavaşça dönüyor ve ağır ağır açılıyordu.
 Üç elmas parçası.
 Kocaman avucun içinde, ışıltılar saçan, üç tane saydam parlak elmas parçası duruyordu. Boğuk bir ses, "Deborah!" diye sesleniyor, sonra sevecen bir tonla, "Deborah, sen böyle olacaksın." diyordu.


(Sana Gül Bahçesi Vadetmedim)

8.10.2011 § 4



Güzel günler göreceğiz, güneşli günler.



7.28.2011 § 4



  Çaresizliğin ellerime kir gibi bulaştığı vakitlerde, bir duvar ötemden gelen inleme sesleriyle daha bir kararıyor zifiri gecem. O çok tanıdık, bildik, eski alışkanlıklardan kalma samimiyetle ama yıllardır görüşmediğim bir dost mesafesiyle intihar dolanıyor belime. Bir işportacının tezgahında tozlanmış, modası çoktan geçmiş, korsan kitap gibi, sarı ve yırtılmaya meyilli sayfalarına çoğu silik sevaplarımın yazılı olduğu defterim kucağımda; Tanrıya beni alması için yalvarıyorum. Kötü günler geçiriyorum.



7.20.2011 § 2

Bilmediğin bişey var genç adam; benle kalması için yalvardığım tek şey aklımdı, geri dönmesi için dua ettiğim tek şey de babamın öbür yarısıydı. Gidebilirsin, yolun açık ola.

§ 0

  Ben vuslat gününü beklerken; sen bir gün, hiç dönmeyeceğini söylüyorsun.


  Gece sessizliği. Saat tiktakları. Cama sıkışmış bir sinek vızıltısı. Rüzgar uğultusu pencere kenarından gelen. Uzaktaki köpek ulumaları. Burun çekişlerim. Nefes alıp verişlerim. Sigarayı çektikçe çıkan cızırtı. Kurşun kalemin kağıtla sevişmesi. Arada bir sessizliği bozan Müzeyyen'in sesi. Terkeden sevgilinin suskunlukları. 


  Midem bulanıyor yalnızlıktan.

7.17.2011 § 0

  O soğuk sabah ezanıyla birlikte ulumaya başlayan köpekler gibi nankör, ürkütücü ve aynı zamanda anlamsız bi huzur veren sevgin var. Ve köpeklerin ezanla ulumaya başlamalarına rivayet edilmiş iki hikaye var:


  Kimisi der ki; ezanı duymak istemez, havlayarak ve uluyarak ezan sesini bastırmaya çalışırlar. Bu yüzden evde köpek beslemek büyük günahtır. Eğer bu rivayet gerçeğe dayanıyorsa -ki o zaman zaten rivayet olmaz- sevgimi duymak istemeyen bi aşkı koynumda besleyerek büyük günaha giriyorum.


  Öteki der ki; ezana uluyarak eşlik edip, Allah'a bu şekilde ibadet ederler. Eğer bu rivayet gerçeğe dayanıyorsa -ki ben buna inanmak istiyorum- hep bastırdığın aşkıma büyük sadakatle tapıyorsun, bense aşkını adice kovalıyorum.


  Ve ben her gün, sabah ezanı ve ulumalarla bunları düşünüyorum.

7.15.2011 § 2

  '
  'Aşk nedir sence?'' diye başlayan çok yavşak gördüm ama ''Aşk bence...'' diye başlayan; kelimelerle betimleyip, şarkılarla ağlayan az erkek tanıdım. Sen karşıma çıkınca, seveceksin sandım. Sen aşk için tek umudumdun. Ve sonra; Oysa ellerin benim en sevdiğim çiçeklerimdi derim ve şair şöyle devam eder;


Yoksun artık gönül düşümün söğüdü eğildi
Yine kış gelecek üşüyeceksin
Benden uzakta neler düşüneceksin
Üşüyorum ellerin yok
Gittin gideli bir tek düşüm yok

Müjganlayım yine.

7.12.2011 § 0

Ah Müjgan! Nasıl da ağlarsın. Kirli siyah rengini yanaklarıma bulaştırırsın. Bir sis perdesi örtersin yalan yanlış sözlerle yıpranmış gözlerime. Ve terkedilmiş fabrika yalnızlığıyla ürpertirsin tenimi. Buğulu pencere yanılsamasıyla görür gözlerim iki elim arasında öylece kalakamış sevgi sözcüklerini.


Ah Müjgan! Nasıl da terkeder seni o acımasız sevgi. Nasıl sarar ince belini yalnızlık. Sen nasıl da çağresiz kalırsın. Gel Müjgan! Gel, ağlaşalım birlikte. Aksın kıvrak teninden damlalar. Çalar mahur beste; ağlarız biz Müjganla. Kavaklar gibi uzanır salına salına Müjgan, ıslanınca bedeni. Ben daha çok severim, daha çok özlerim Müjganı hiç sevmeyen sevgilimi.


Ah Müjgan! Hiç görmezsin gökyüzü maviliğini. Hep deniz mavisi ziyaret eder seni. Etme Müjgan, eyleme. Sen böyle gözyaşıyla yıkandıkça her karanlık gecede, daha da içlenirim ben. Özleme Müjgan, zifir gecelerimi gül yüzüyle aydınlatan sevgilimi özleme. Sen özledikçe, daha da yüklenirim ben dumanlı ciğerlerime. Sus Müjgan, söyleme! Söyleme yâre O'nu nice sevdiğimi. Sen söyledikçe, O'nun donuk sözleri içimi buz kesecek. Ve ben; daha da abanacağım türkülere, susmak bilmeyeceğiz seninle.






Müjgan:Kirpik

Gene cinayet edeceğim.

7.04.2011 § 0

  Bana "O izler ne?" deme. Benim yaşadıklarımı yaşasan, o izler toprak altında çoktan çürümüştü. Gebertmiştin kendini de, haberin yoktu. Gelip bana "O izler ne? Kollarındaki. Niye yaptın ki?" deme. Deme bak, fena sinirleniyorum. Burnuma sokma geçmişi. İstersem her uzvumu keserim tek tek. Kimse karışamaz. Gene hesap veren ben olurum Tanrıya. Seni ırgalamaz. Gelip bana sakın "O izler ne?" deme. Ben, küçük sıyrıklarla atlattım herşeyi. Bedenimde bi kaç iz kaldı sadece. En büyük yaraları, tek tek en büyük neşterlerle açtılar içime.

 İstersem, geberene kadar içerim. "Niye içiyorsun?" deme. Bana "Yapma!" deme. Eşek kadar oldum bak, 20ye geldim, istediğim zıkkımı içerim. Yaşadığımı yaşasan diyorum, altın vuruşla kendini gebertirdin. Direniyorum, kafamı attırıp ipi geçirtmeyin boğazıma. Bi sokakta gece yarısı kanlar içinde buldurtmayın beni, sevmem rezil ölümleri. Kes sesini otur yerine. İstersem mis gibi boğarım kendimi derin suda, istersem sıcacık yatağımda beklerim ölümü usulca. Bigün dayanamayıp, o lafı her duyduğumda, gözümün önünden geçen cinayet senaryolarını üstünüzde uygulayacağım. 

 Sinsice yaklaşıp usulca kulağıma fısıldayan denyolara diyorum, hani şu bilmiyormuş gibi şapşal, masum bi ifade takınanlara; bilmiyormuş gibi sorma, çakacağım şimdi suratına. 
 Kestim lan; derin derin, kanları oluk oluk akıtarak, sinir krizleriyle, ölmeyi dileye dileye, titreye titreye; çeşitli neşterlerle, yüzlerce sebeple, binlerce duyguyla, farklı yerlerde, feci hallerde. Kestim işte. Sana ne.

Af.

6.29.2011 § 3


Adımı titreten soluğunu salma
yüzüme sinmesin,
Bulandırıyor midemi
başka tenler kokan nefesin...
/
Af salgılayan organıma dokunma,
Ben O'nu hadım ettim...
/
Ve,
Bir beşinci mevsim sabahında
Salıertesi günü
Ve tam 25:30’da
Hatırıma düşeceksin, söz veriyorum…





2009'un 3üncü ayında yazılmış tarafımca...

Hadi baba gene yap!

6.25.2011 § 6



Şarkı hazırsa okumaya başlayabilirsiniz sanırım.
 
Bi rivayete göre bu şarkının hikayesi budur;


  "Bir tren yolculuğu öncesi yerde satılan şapkalardan ister çocuk, alır baba, binilir trene. Hareket eder tren. Çocuğun başı dışarda. Yapma etme uçacak şapka dese de baba, aldırmaz çocuk. Kapar çocuğun başından şapkayı baba, saklar arkasına.

- Baba baba, gitti şapka!
- E gider tabi oğlum, dedim ben sana.
- Ama baba yaaa...
- Eğer dinlersen sözümü hep ve yaparsan söylediklerimi bundan sonra, getiririm o şapkayı ben sana.
- Gerçekten mi, hadi baba!
- Dön arkanı o halde ve söz ver bana
- Söz baba

  Döner arkasını çocuk, usulca koyar şapkayı başına baba. Sevinçten gözleri parlar çocuğun, dönüp arkasını açık camdan fırlatıp atar şapkayı:
 
- Hadi baba gene yap!"

Ruh eşim.

6.24.2011 § 3

Belkide ruh eşim; bir sahafın bilmem kaçıncı rafında, sayfaları yıpranmış ve eskilik kokan bir kitabın satırlarındadır. Bulamamışımdır.

Belki de ruh eşim; ellerimden kayıp ayaklarımın ucuna düşmüştür. Tutamamışımdır.
 
Belki de ruh eşim; hiç bi zaman hiç bi yerde varolmamış bir mahluktur. Yanılmışımdır.

Belki de, ben ruhsuzumdur. Yaşamamışımdır.


6.22.2011 § 2

Sana gül bahçesi vadetmedim fakat vazoda henüz solmamış bir kaç çiçeğim var.

Venüs sönene kadar.

§ 1

Henüz gün tazeyken sevmeye başladım seni. Çıplak ayaklarıma batan taşlı yol boyunca da sevdim.

Gece olduğunda venüs sönene kadar sevdim, venüs söndüğünde de güneş bayatlayıp batana kadar. Aralıksız sevdim ben seni.

Hiç olmayan piyanom kadar manasız, hiç anlamadığım notalara olduğum gibi duyarsız sevdim.

Gelişin kadar yerli yerinde gidişlerini de sevdim. Ve bazen yerli yersiz sevişlerini.

Hunharca savurduğumuz kelimelerle araya verdiğimiz aşkımızı sevdim en çok.

Beynime nakşettiğim yüzünü; destursuz andığım ağız alışkanlığı adını; kalp alışkanlığı olmuş sevgini sevdim.

Ben seni, sadece sevdim.

Gece

6.07.2011 § 1


Odanın kapısını kapat, açıkken uyuyamam. Hayallerim odadan çıkar gider. Ya da içeri girer hayallerime hep müdahale edenler

Lambayı da yakma sakın, rüyalarım gelmiyor sonra uykularıma. Uyumasam da kapalı kalsın, gerçek rengini görmek istemiyorum yüzünün. Etraf loşken daha güzel seni sevmek

Uyandırma beni erkenden, gitmeyeceğim bir yere. Kalacağım hep burada, kahvaltı yapmadan sigaramı içeceğim. Hemen ertesinde seni de zehirledim diye düşünüp içime dert edineceğim. 

Pencereyi açacağım kokunu bastıran sigara dumanı dağılsın buradan diye. Pencereden bakınca, yaşayabilen insanları göreceğim. İç çekeceğim. Sokağa fırlamak isteyeceğim, ya da fırlatmak kendimi pencereden.

Uzatmayalım, kapıyı kapattıysan gel yanıma, uyuyalım. Hayır saatimi kolumdan çıkarmayacağım, her zaman ki gibi bunu söyleme. Yanımda yatabilirsin ama lütfen üzerime hayallerini örtme.

6.06.2011 § 2


Düşüncelerime o kadar muhalefetsin ki;
Allah 1 desem, sırf karşı çıkmak için 2 dersin.

Pasaklı Güneş

5.29.2011 § 2

 Pasaklı bir Güneş var üzerimde süzülen. Nahoş çamurlar yapışmakta kollarıma. Kokusu biraz demir, tadı kekremsi. Tuzlu suda devinmekte soluğum. 
Varlığın henüz olmadığı zamanlardaki kaosta yaşıyorum sanki. Bomboş, düpedüz hiçliğin var olduğu vakitlerde. Kiri bulaşmasın diye kaçıyorum Güneşten. Hiç bir öfkenin, hiç bir kıyametin, hiç bir kimsenin çıkmaramadığı lekesi üzerime damlamasın diye sakınıyorum sevgiden. Ne diye nazlanıyorsun sanki ey huzur gelmek için, ben köşe bucak seni ararken.


Çocukluğum gibi kokuyorsun

5.27.2011 § 1

Gömleğin; 
çocukluğum kokuyor.

Saçlarında rüzgar tadı var.

Ellerinde, hiç kapanmayan yaralardaki kan kokusu.

Gözlerinin içi, yeşermiş ağaçların rengi.

Sen;
çocukluğum gibi kokuyorsun.

Çocukluğum;
hüzünlü bir huzur savuruyor.

Metakarp Kırığı

5.16.2011 § 11

Düştüm ben, elim kırıldı. Sonrada ameliyat oldum. Tam tamına 3,5 haftadır elimin birini kullanamıyorum. Anam ağlıyor arkadaş. Saçını bile toplayamıyorsun mesela. Ekmeği bölemiyorsun. Sigara + çay yaparken zorlanıyorsun. İstediğin gibi her yere gidemiyorsun. Kitap okumakta sıkıntı çekiyorsun, uykuların kaçıyor, işerken bile rahat göremiyorsun işini. Ve yazı yazamıyorsun bilgisayarda. Tek elle tahammülü olmuyor insanın yazmaya. O yüzden baya ihmal ediyorum ama bende kalın lütfen, elimi kullanmaya başlar başlamaz döneceğim buraya. Şimdilik okuyucuyum. Ha bi de; oje süremiyorsun. Allahım yardım et.

Dip

4.26.2011 § 2

Dibi biliyorum, diyor,
En kalın köklerimle onu yokluyorum,
Siz ondan korkarsınız,
Ben korkmuyorum,
daha önce de dibe vurdum...


Sylvia Plath

İç taaruz

4.19.2011 § 5

Salyangoza bastığımdaki iç gıcırtısı gibisin

Ben sadece pek sevgili sevgili olmaktan baygın düşüyorum.

Gece uykularımı kaçıran üşüyen ayaklarım gibisin

Yazık ki sen olmadan yürüyemiyorum.

İsmini zikretmekten ahiret sualinde adını söyleyeceğim kazara

Git günahım olma.


Bu son.

3.16.2011 § 4

Gideceğim diyorsun, git.
zaten hep; 
başka şehirlere, başka ülkelere gidenlerin arkasından bakakaldım ben.
geri dönen hiç olmadı; gelip kaldığı yerden beni sevmeye devam eden.
hep bildim vedalaşırken, bunun son olacağını
son sarılış, son öpüş, son dem; 
teninin kokusunu son kez duyuyor olduğumu bildim.
son kezcesine sarıldım,
ağladım son kezcesine.

gideceksin, git.
son kez sarılır, 
son kez öper, 
son kez kokunu duyarım.
ağlayışım son kez olmaz yalnızca.

sonra,
sen gidersin.
ben gene olduğum yerde kalakalırım.
sen dönene kadar ağlarım.

sense; 
hiç bi zaman geri dönmezsin.

3.10.2011 § 3

Gene Sen.

3.07.2011 § 2

Sinirlenip "Senden nefret ediyorum." diye gözlerimi ayırarak baktığımda; 
"Biliyorum" derdin gülerek.

Yavaşça omzuna başımı dayayıp "Senden nefret ediyorum, tamam mı?" dediğimde;
"Tamam" derdin hafif gülümseyerek.

Sen hep anlardın benim neyi kasdettiğimi senden nefret ediyorum diyerek.


Git ki yüzüne dönsün güneş.

3.06.2011 § 4

Gebersem de gitmem diyosun. Marifet değil. Geberecegimi bilsen de çekip gideceksin istemiyosan.

İntihar işleme.

2.24.2011 § 2

Katil olacağım galiba. Katil olacağım. Cinayet edeceğim. Sen de intihar işleyeceksin beni.

Ruh Ve Sinir#1

2.18.2011 § 2

 Herkes deliydi burda. Herkes pasaklı ve pisti. Herkesin günlerdir yıkanmamış saçları darmadağın, yosun tutmuş haldeydi. Ayaklarında yırtık terlikler, üzerlerinde rengi solmuş kıyafetler vardı. Ama kimsenin gözüne batmıyordu çünkü herkes öyleydi. Ve aslında, hiç kimse birbirinin umurunda değildi.
 Garipsemem çok normaldi bu yeri. İlaç kokusu vardı, beyaz fayanslar, beyaz duvarlar. Fakat normal hastanelere benzemiyordu. Burda ne yaparsanız yapın, normaldi. Belki de en güzel yönü bu idi.

 Bi kaç isim hatırlıyorum. Gülkız vardı. Sürekli bi kız kardeşi olduğunu ve bigün gelip O'nu buradan çıkaracağını söylüyordu. Uzun boylu ve bi deri bi kemikti. Güldüğünde sararmış hatta siyahlaşmış çarpık dişleri görünürdü. "Bacım gelecek bacım" diye kahkaha atardı bazen. Hatta bu cümleyi ritimle söylerdi. Hâlâ unutamadığım ve kulaklarımda çınlayan. Aslında kimsesi yoktu. Yani, elbette vardır ama kim bilir nerdeydiler. Küçüklüğünden beri kimsesiz yaşamıştı. Diğer hastalar hemşire odasına girer, koridordaki telefonu ararlardı. "Gülkızın bacısıyım, onu çağırın" derlerdi. Bi ses yankılanırdı koridorda: "Gülkız, telefon!" Koşarak giderdi zavallım. Telefonu kapatıp yanımıza geldiğinde, kocaman gülümseme olurdu suratında. "Bacım aradı!" derdi heyecanla. "Gelecekmiş, alacakmış beni! Bacım gelecek bacım". Diğer deliler kahkahayı basıp kendi aralarında bu durumla eğlenirlerdi. Günde bi iki kez tekrarlanırdı bu. Sonra "Ne yapayım be!" derdi Sema abla. "Burda başka türlü vakit geçmiyor. Eğlence oluyor bize de. Hem o da mutlu oluyor baksana. Kimseyi beklememektense, olmayan birini bekler, bi umut ışığıdır. Zaten aklı çokta ermiyor, unutur."

 Şadiye Teyze vardı. İlk gittiğim gün, gözüme uyku girmemişti, ağlayarak yatağımda yatıyordum. Aynı odadaydık. Kalan yedi kişinin ilaçlardan dolayı götünde pireler uçuşurken, o ayaktaydı. Sürekli kalkıyor, odadaki dolapları karıştırıyor sonra geri yatıyordu. Kalktı gene. Gözlerini kıstı, bana dikti. Şişkoydu ve kısa, kalkmış saçları vardı. Karanlıkta korkunç görünüyordu. Sonra çevirdi kafasını suratındaki tiksinti ifadesiyle. Dolapları karıştırıp, etrafta dolanıp yattı. Ertesi gün sabah, elinde bi defter ve kurşun kalemle gördüm onu. Şeker, tuz, ekmek, ayşe, aldatmak yazıyordu defterin bi sayfasında koca koca harflerle. Göz ucuyla baktım. Kafasını çevirip gülümsedi; "Yazı yazmayı öğreniyorum, bak bunları ben yazdım." dedi. "Sen yazmayı biliyor musun?". "Biliyorum" dedim. "Bana da öğretsene." dedi sırnaşarak. "Öğretirim" dedim.

 Gülderen, tecrit odasında kalıyordu. Oraya gittiğim ilk gece, hastaneden içeri girdiğimde, sağda tecrit odasının o küçük demir parmaklıklı penceresinden öfkeli ve meraklı bakışlarıyla beni karşılayan O oldu. Yatağıma gidip yattığımda, bütün gece onun sesiyle göz yaşı döktüm. Deli gibi kapıyı yumrukluyor, çığlıklar atıyordu. Hiç susmadı. Bikaç saat sonra, hemşireler azarlayarak kapısını açtı. Kilit seslerini duyuyordum. Odanın açık kapısından koridorda bi kaç kez gidip gelirken gördüm onu. Olta attı koridorun boyunca. Kıpırdanıyordum, kapıdan geçerken gözucuyla baktı odanın içine. Sonra kafasını uzattı kapıdan. Beni gördü, yanıma geldi. Bu Şadiyeden daha da kiloluydu. Adımı sordu, söyledim. Neşeyle "Benimki de Gülderen! Gördün mü bak!" dedi. Ne yani, Gül kısmı aynı diye boynuna mı atlamalıydım. Terliğini çıkarıp topuğunda toplanmış suyu gösterdi. Çok acıyor, dedi. Yakındı. Sonra hamileyim dedi ama ertesi gün hamile falan olmadığını, hayal dünyasının genişliğinden kaynaklandığını öğrendim. Güya 5 çocuğu bile vardı. Ama kimsesizdi O da. Ve gitti yanımdan. Yanımda kaldığı süre boyunca korkudan nasıl kalbimin çarptığından bahsetmiyorum bile. Tecritte o çığlıkları atan sanki o değilmiş gibi sakince konuşurken, ne zaman boğazıma yapışacak diye beklemedim değil hani.

 Havası, kokusu, insanları, hastaları hatta hastabakıcıları bile garipti buranın. Hepsi kocaman kadınlar, adamlardı. Aralarında 16 yaşında hatta onlu yaşlarda olan; yalnızca ben vardım. Ve bunu kaldırmak, hiçte kolay olmadı.

İç ses Olric.

2.11.2011 § 9

-Herkes geçer diyor. Geçer mi Olric? 
Herkes ne bilir acımı. Herkes ne bilsin acımızı  
Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan...
Nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım.
Ki nefessizlikten değil nefesten boğulmaktır marifetimiz Olric.

-Evet efendimiz. 

-Bana katıldığını bilmek güzel. Arada ses vermen güzel.
İçimin sesi de olmasa ölürüm yalnızlıktan.

Pıt, pıt, pıt...

2.10.2011 § 5

 "Dayan!" diye bağırıyor kulağıma şarkı; "Bu badireler de geçici bak inan!". Sonra ben inadına ağlıyorum. "Bak haline yerle bir oldun, oyun değil yaşam." diyor, gözlerimden pıt,pıt,pıt yaş damlatıyorum. Acı çekiyorum.

 Bi adam benle adım atmaya başlıyor ama yarı yolda bianda duruyor. "Denedim yapamadım" diyor. Sinyalleri veriyor. Söyleyemiyor. "Uzatma" diyorum, "Tamam, bitsin, tamam." Sonra sessizce çekip gidiyor. Damarlarım çekiliyor.

 Film izliyorum ağzımı ayırarak. Dalmışım gitmişim. Kitap okuyorum mesela. Müzik dinleyip bağırarak eşlik ediyorum. Sonra bi anda aklıma geliyor. Hsktr çekiyorum. "Bitmişti." diyorum. Bundan böyle yanımda, hayatımda olmayacağını hatırlıyorum. Dudaklarım kıpırtısız kalıyor. Gözlerim iki saniye içerisinde yaşla doluyor. Zaten hep böyle oluyor. Pıt,pıt,pıt...

 Dün geceden beri deli gibi ağlıyorum; gözlerimin içine sıçılana kadar, geberene kadar ağlıyorum.

 Güzelce bi ayrılık oluyor tam da ona yakışır biçimde. Gayet sakin, sessiz, dostça... Anlatıyor bana güzelce. Bak şöyle, bak böyle diyor. "Ayrı hayatlarımız var" diyor. Küçük İskender'in " 'Biz ayrı Dünyaların insanlarıyız' dedi. Aman Allah'ım! Üzüntüden kahrolacağım. Ben iki Dünya olduğunu sanan bi malı mı sevmişim?" sözü geliyor aklıma. Mal diyorum, aptal, hayvan. Sinirimden çatlıyorum. Geberiyorum.


 Sakin davranmaya devam ediyor. Arada espri bile yapıp gülümsüyor. Sende anlat diyor içinden geçenleri, düşüncelerini. Kendisi anlatmaya ve mantıklı konuşmaya devam ediyor. Dostça ve kırmadan bitirmeye çalışıyor. "Bende anlatayım mı? Bi siktir git lan! Ayrılık işte bu! Neyine sakin davranıyosun! Senden ya da benden dolayı, ne farkeder! Kes namal okumayı! İyi ya da kötü şekilde, ne farkeder! Artık yanımda olacak mısın, hayır! Ötesi var mı işte! Hiç bana masum ayaklarına yatma! Ağzıma sıçtın ve gitti işte, o kadar!" Diye bağıramıyorum tabi. Susuyorum. Evet diyorum, haklısın diyorum, doğrudur diyorum. Bunları derken gözyaşımdan nefes alamıyorum. Böylesi daha iyi olacak senin için diyor. "Bok daha" diyorum. Ama içimden konuşuyorum. Sonra bi de "Ne kadar soğukkanlısın" diyor bana. Tümden çıldırıp yastığı yorganı parçalıyorum. Soğukkanlılıkla(!) "Böyle olmak zorunda" diyorum. Sancılı bi ayrılık yaşıyorum. Dün geceden beri yalnızca ölüyorum.

Düş'üş.

2.01.2011 § 9

  Uzun zamandır görmüyodum onu. Geldi bu gece. Yüzünü özlediğimi farkettim. Kokusunu duymaya çalıştım ama yapamadım. Yüzü yüzüme çok yakındı. Gözlerime bakıyordu. 

Gülümseyerek "Zayıflamışsın." dedi, "Dikkat et".

"Oysa kilo almaya çalışıyordum, ederim, söylediğin iyi oldu." dedim.

"Söylenecek daha çok şey var, bıraksan" dedi,  "O kadar uzun zaman oldu ki, çok şey birikti, çok kızgınım."

"Söyle" dedim, "Artık karşındayım".

"Kalbini kırarım" dedi, "Kır" dedim.

Baktı, baktı... Can havliyle "Seni seviyorum" dedi.

Baktım, baktım... Hüzünle; "Kır dedim, öldür demedim" dedim.

 Gözlerimi açtım. Biranda yok oldu. "Beni güzel hatırla!" diye bağırdım arkasından. Yalnızca yatağım yastığım duydu.

Gün aydınlıyor

1.30.2011 § 2



Uzandım yanına; gece zifir. Elimle Güneş'in üzerine yıldızlar çiziyorum. 
Bir bir kaydırıp dilekler tutuyorum sonra. Bir gözümü kapatıp Güneş'i avucuma koyuyorum. 
Üflüyorum, Güneş sönüyor. Öpüyorsun, Güneş ışıldıyor.
Sarılıyorum, sabah oluyor. Gün aydınlıyor, seni seviyorum.







Saf.

1.27.2011 § 3

Gözlerimden yanaklarıma hucüm eden yaşlar günahlarımı temizleseydi
peygamberden bile günahsız idim.

S

1.25.2011 § 1

Sus.
Sen sus.
Bugün sus.
Acıtma fazla sus.
Bugün herkes sussun.
İçimde büyüyenler sussun.
Söylemeyi istediklerim sussun.
Yiyip bitiren pişmanlıklarım sussun.

Bırakıp kaçasım var!

1.24.2011 § 2

Bırakıp kaçasım var.
En çokta kendimi.

Galiba bigün ortadan yok olup tv programlarındaki o rezilliklerden birine konu olacağım. Facebook hesabımdan konuştuğum insanları çıkarırlar ortaya, ulaşırlar tüm yakın arkadaşlarıma, telefon extremi çıkarırlar falan. Sıçtınız hepiniz. Herkesin başı belaya girer şerefsizim. Ben gene ortaya çıkmam ama. 

 Kim bilir belki en büyük hayalimi gerçekleştiriyor olurum; katil olma isteğimi tüm benliğime yayar, birini parçalara ayırır, huzurlu bi şekilde üstüne bi bira içerim. (Bunu yapmadan ölmeyeceğim arkadaş) Bu murder-suicide'a da dönebilir ama. İlahi huzur iyi gelebilir. Ya da ilahı sıçıntı demeliydim.

 Ya da belki sevgilimle Istanbul'un en ara sokaklarında bi çalgı eşliğinde rakımla demleniyor olurum. Bunları yapmayı göze alacak kadar sıkıldım, o derece.

 Herkes başımda, herkes bi plan peşinde, herkesin bi beklentisi var benden. Arkadaş, sevgili, dost, eski sevgili, düşman olmaktan sıkıldım. 
Kimsenin kimsesi olmak istemiyorum. 

Kimse gelsin istemiyorum karşıma. Kimseye yaramayayım, kimsenin işini görmeyeyim, kimseye hoş sohbetle hoş vakit geçirtmeyeyim, kimsenin laf çarpmalarını gözlemleyip yüreğimin ezilmesine izin vermeyeyim, kimsenin beni huzursuz etmesine maruz kalmayayım; görmeyeyim, duymayayım, bilmeyeyim.

Uzaklaşmam gerekiyor. Nasıl? Bilmiyorum. 

.

1.13.2011 § 5

Gebersem şuan. Tam şuan. Lütfen Tanrım, iyilik yap bana.

Gül Bahçesi

1.12.2011 § 5

  
   Nedir bu sana Gül bahçesi vadetmedim esprisi? O kadar blog adım bile olmuşken, açıklayayım inceden. Belki bilmeyen vardır. 

Ben bu kitabı çok seviyorum. Deborah candır, canandır. Ben bu savaşı, ben bu yenilgiyi, ben bu yaşantıyı, ben bu öyküyü, ben bu anlatımı seviyorum. Ben sana gül bahçesi vadetmedim sözünü seviyorum. Ben hep çok seviyorum.

"Ben kendi gözümün içindeki saç teliyim" diyor. Ne güzelde anlatıyor.



Resmi bilgilerinden sunayım biraz;


İlk kez yayınlandığı 1989'dan günümüze bir kaç kuşağın ilgiyle okuduğu Sana Gül Bahçesi Vadetmedim on altıncı basıma ulaştı.

Içine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliğin karanlığında yaşayan on altı yaşındaki bir genç kızın öyküsü... Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliği, resmi tanımıyla akıl hastalığını anlatıyor: Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır. İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah'ın akıl hastanesine "düşme"sine neden olur. Böylece hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun "kurtarma operasyonu" başlayacaktır.

Greenberg'in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı kitap, "akıl hastalarının gizleri" üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece "normal" kavramını sorgulamaya götürüyor bizi.

Yazarı : Joanne Greenberg






Sana Gül Bahçesi vaat etmedim, akıl hastası olan Deborah’ın serüvenidir. Deborah kendi dünyasıyla bu dünyanın temelini bağdaştırmaya öğrenemeyen, bunu karanlığına düşen ve sonuç olarak toplum dışı olmuş bir kızdır. Zekası yaşıtlarına göre oldukça fazla kişiliği ise yine erken gelişmiş olup sanat (resim) yeteneği ile çoğunlukla farklı on altı yaşında bir genç. Tim bunları toplamış ve Ben’in penceresine takılıp Gerçek’ten kopma sürecine girmiştir. Daha da ileriye giderek kimlik kavramının yitirmiş, iyice kendi dünyasına gömülmüştür. Ancak içindeki farklı iç güdüler O’nu bir başka düzen arayışına itmiş, genç kızın zengin düşü ve zekasıyla başka bir dünya oluşmuş, yani düşsel bir dünyanın temelleri atılmıştır. Bu dünyanın da kendine ait kavramı, birimleri ve özel bir dili oluşturulmuştur. Ne var ki iki dünya çatışmaya başlamış Deborah’ın yaşamı farklı bir yöne doğru ilerlemeye devam etmiştir. Ve Deborah hem zihinsel hem fiziksel olarak eriyip gitmeye başlamıştır. Bu durumda annesi ve babası kızlarına yardım etme ihtiyacı hissetmişler O’nu bir akıl hastanesine yatırmak zorunda kalmışlardır. Böylece Deborah kendine ait üçüncü bir dünyaya adım atmıştır. Bu süreçte Deborah’ı gerçekten zor günler beklemektedir. Deborah kısa zamanda bunun farkına varmış, güçlü olmak zorunda olduğunu kavramıştır. Deborah için bazen zayıf, bazen güçlü olmayı gerektiren savaş başlamıştır. Çünkü hastalığının gereği iniş çıkışlar hiç bitmeyecektir.

Bu süreçte O’na yardım elini uzatan Dr. Fried’la tanışır artık Deborah’la bu doktor ilgilenecektir. Deborah Dr. Fried’la çalışırken yavaş yavaş kendini sorgulamaya başlar, zor günler bir birini kovalar. Artık hastaneye alışması gerektiğini, ancak burada iyileşebileceğini kavramıştır. Oradaki insanlarla konuşmaya, tanışmaya, arkadaşlıklar kurmaya başlar. Sonuçta ise onlardan daha iyi bir seviyede olduğunu, kurtulabileceğini anlamaya başlamıştır. Dr. Fried’ın desteği ise onu yolunda daha güçlü kılmaya yetmektedir. Böylece bazen ileri bazen geri olan yaşama dönüş süreci oldukça zorlu görünmektedir. Ancak Deborah bir gün iyileşeceğini hayali ile yola devam eder. O’na göre ailesi hiçbir zaman ona istediği sevgiyi verememiş, bu boşlukta ise hastalanmıştır. Ailesinin yapmacık ilgisi, sevgisi onu bu hallere düşürmüştür. Hatta hastalık sebeplerini çocukluk anılarında bile sorgulamaya başlamıştır. Annesi ile görüşmeyi kabul etmesine rağmen özellikle babasını istememiş, hastalık süresince onu hiç görmemiştir.

Bir ara Dr. Fried’den ayrılmış başka bir doktorla mücadeleye devam etmiştir. Ancak ilerleyen zamanlarda Deborah’ın daha kötüye gittiğini doktorlarda fark etmiştir. Deborah ilk geldiği günden daha kötü bir duruma düşmüştür. Bunun üzerine tekrar Dr.Fried’le çalışmaya başlar bu noktada Debırah’ın iyileşme süresinde sevginin olumlu gücü gözlerden kaçmamış, ona beklenen sevgi ve ilgi gösterilmeye çalışılmıştır. Deborh’ı yine zor günler beklemektedir, çünkü her şey yeniden başlıyor ve çatışmalar halen devam ediyordur. Deborah o günlerde resme olan ilgisini daha da arttırmış, sürekli bir şeyler çizmeye başlamıştır. Günden güne daha iyi doğruya gitmiş artık serbest dolaşmaya başlar. Hatta liseyi bitirmek için sınavlara girmeyi aklına koymuştur. Böylece yine zorlu bir savaş başlamış, sürekli ders çalışmıştır. Diğerlerine göre çok daha başarılı olmuş, ancak korkuları hiçbir zaman bitmemiştir. Çünkü ona göre o bir zamanlar akıl hastasıydı ve bunu yeniden tekrarlayacağını düşünüyor ve korkusunu üzerinden atamıyordur.







"Pekala- siz soru sorun, ben de yanıt vereyim - bütün 'semptomlarımı' yok edip beni eve gönderin... Ne kalacak bana o zaman?" dedi.
Doktor sakin bir sesle "Hastalığının belirtilerinden vazgeçmek istemiyorsan, hiçbir şey anlatmazsın" dedi.
 Deborah'ın boynuna bir korku kemendi dolanıyordu. "Gel, otur. Hazır olana kadar hiçbir şeyden vazgeçmek zorunda değilsin. Böyle bir şeye hazır olduğunda da, kaybettiklerinin yerine koyabileceğin bir şeyler olacak."
...

"Adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa, sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor peki? Helene da Ellis konusunda verdiği sözü tuttu, ben de.Peki sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor?"

"Bak, dinle beni," dedi Furi. 
"Sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. Hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim..."
...
"ve hiç bir zaman huzur ya da mutluluk vadetmedim. Sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. Sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. Ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!"





Ayrıca filmi de var. 1977 yapımı. Efektler çok komik gelebilir size. Ağzınızı kırarım bak dalga geçmeyin. Ben çok seviyorum. 77de ne bekliyorsunuz sanki.
Bu değerli ve gözüm gibi sakladığım linkleri sizinle paylaşacağım.
Alt yazı yoktur ve ingilizcedir.
Öpüldünüz.



Part 1
Part 2
Part 3
Part 4
Part 5
Part 6
Part 7

1.06.2011 § 3




b a r d a k t a n b o ş a n ı r c a s ı n a s e v i y o r u m s e n i.







Huzuru anlatsana sevgilim bana.

§ 4

 Huzuru anlatmıştın ya hani bana. Sigara, çay, aşağıdan gelip geçen insanları, akan zamanı seyretmek... Çarşının hafif gürültüsü, araba sesleri... Akşamüstü... Elindeki sabun kokusu... "Ve sevdiğim" demiştin. "Bunları senle seyretmek, burda senle olmak..." Anlattığın yalan huzura kanmıştım. Huzura bende kapımı açıp, buyur etmiştim inceden... 

Ve sonra, çok sürmeden, "görüşürüz sevgilim" deyip ayrılmamızın ardından... Huzurun ardından... O anlattığın, sadece lafta kalan ve beni mutlu etmeni sağlayan o huzur masalının ardından... Ne bileyim be göt herif, daha kokum üzerindeyken siktir olup başkasına gideceğini?

 Huzuru anlatmıştın ya hani bana. Tekrar anlatsana. Tüm gece yataktaki huzursuz uykumun, yorgun argın rüyalarımın, sabah gözümü açtığımda bianda aklıma gelmenin verdiği kalp ağrısının, rüyalardan sayıklayarak uyanmamın, herşeyi boşvermişliğimden içine sıçılan hayatımın; sana verdiği o haz ve huzuru, anlatsana sevgilim bana!

Sana kahvaltı hazırladım sevgilim.

1.05.2011 § 0

Sana kahvaltı hazırladım sevgilim, uyan. Tavayı koydum ocağa; bıçağı aldım, bileklerimden bir iki damla kan damlattım tavanın içine, ocağın altını yaktım. Kalbimi çıkardım dolaptan, ince ince doğradım. Kavurdum kısık aşkta. Biraz ihanet ektim acı olsun diye; sen çok seversin. Bu arada acemlikten olsa gerek; elim çarptı, can'ımı kırdım hazırlarken. Dikkat et ayaklarına batmasın can kırıkları. 
İşte hazır; mis gibi ayrılık koktu, bak. Yeme de yanımda yat Sevgilim... Yanımda yat. Afiyet olsun. Ben gidiyorum; evden çıkarken lütfen masayı topla, eve başkasını getirdiğinde ortada kanıtlar kalmasın.

Glşh.05.01.