Archive for Ağustos 2011

İnanmayan Adam

8.29.2011 § 3

  Bana güvenmeyen birini hatırlıyorum. Bu "bana güvenmeyen biri" benimle büyük işlere kalkışmış, bana inanarak elimden tutmuş, mesleki sınırlarının dışına çıkarak benle önemli sırlarını paylaşacak kadar bana güvenmiş biriydi. Zamanla, beni tanıdıktan sonra, güvenini ve inancını yitirmişti. Belki de gördükleri yalnızca, gizlerimin açığa çıktığı o küçücük odada O'na anlattıklarımdan ibaretti. Tanıdığı ben, yalnızca ağzımdan çıkan kelimelerle betimlediğim kişiydi. Ve biz, yalnızca o küçük odada, koskoca dünyayla baş etmemi sağlamaya çalışıyorduk. Oysa O'nla hiç bi zaman dış dünyada karşılaşmamıştık. Paylaşımlarımız yalnızca; benim iç dünyamda, benim söylediklerim, benim yazdıklarımla sınırlıydı. 
  O gün, gene, o küçücük odada; karşılıklı koltuklarımız, sigaralarımız, bir küllüğümüz ve iki kahvemizle buluştuğumuz günlerden biriydi. Tek küllük olması bana samimiyeti ve yakınlığı ifade ediyordu. Ortamızda bir sehba vardı. Ahşaptan bir biblo sağ yanımızda bulunan, gene ahşapla kaplanmış duvar dibindeki kalöriferin üzerinde duruyordu. Gözüm hep o bibloya takılırdı. Zenci, çıplak bir kadın figürüydü. Loş sarı bir ışık yanıyordu. Hayatımı etkileyecek bir konu üzerinde konuşuyorduk:
  -"Boşa uğraşma." dedi. "Bunu başarman imkansız. Şuan böyle bi başarıyı elde edecek halde değilsin. Dağılmışsın. Kendi iç dünyan bu kadar karışık haldeyken, dış dünyada bir başarı elde etmen çok zor."
  -...(Mantık hatası yaptınız Bayım, ilk cümlenizde imkansız dediniz, sonrasında ise çok zor. Çok zor demek imkansız demek değildir.)
  -"Söylediğin sonuçlar yeterli derecede yüksek değil." dedi.
  -...(Bu senin alanın değil, sersem.) 
  -"Ama unutma, bunu başaramamak demek dünyanın sonu değil. Tekrar çabalarsın."
  -"Hayır." dedim sakince. İçimden konuşurken kendinden gayet emin duyulan ses tonum, içimdeki burukluğu dışa yansıtıp titrek bir halde çıkmıştı. Ses tonumu toparlayıp tekrar yeltendim: "Başarıcam, göreceksin."
  -"İyi, görelim bakalım." Çocuğunun yaramazlığından bıkıp usanmış fakat gene de gösterdiği oyunları çocuğunun cesaretini kırmamak için izleyen sabırlı bir ebeveyn tavrı vardı.
  O gün adını "Bana İnanmayan Adam" koydum. Bana güvenmediği halde benimle bir işe kalkışması çok ironikti fakat bana güvenmeyen bir adamın bana yardımcı olacağını ummamdan, O'na güvenmemden, tüm sırlarımı paylaşmamdan fazla ironik değildi. Kırılmıştım. Haftalarca görüşmeye devam ettik. Bu konu bir daha açılmadı. Ta ki bu kez penceresi olan geniş ve aydınlık odada görüştüğümüz o güne dek. Bu odada da her zaman; o beyaz duvarlara çakılı, kırmızı ve siyah renklerden oluşan; tepesine koyduğu testiyi eliyle destekleyen, arkası dönük zenci kadının gün batımında yürüdüğü resim takılırdı gözüme. Aman Allah'ım, bu adamın zenci kadınlarla derdi neydi? Konuşurken birinin gözüne uzun süre bakamadığım için bu odada gözümü hep bu tabloya dikerdim ve incelemek için uzun uzun vaktim olurdu. Kapıdan girer girmez, daha yerimize bile oturmadan yeltendi: 
  -"Ee, sonuç?" dedi.
  -"Başardım." dedim. 
  -"Ah! Hiç beklemiyordum. Tebrik ederim." dedi.
  Bana İnanmayan Adam'a bir zafer edasıyla: 
  -"Ben size başarıcam demiştim." dedim her kelimeyi tane tane söylerek. 
  Sonra omuz silktim, yerime oturdum. Boşversene'ydi. Zafer edası takınmanın gereği yoktu. Bana inanmayan birine birşeyleri kanıtlamam gerekmiyordu. Bu başarı yalnızca, kendime gösterdiğim zaferdi. Bu benim zaferimdi. Kendim içindi. Bana inanmayan kimse, benim kendime olan inancımı yitirmeme sebep olamazdı. Ben, ne zaman Bana İnanmayan Adam'larla karşılaşsam, mutlaka bir zafer edindim. Ve ben, ne zaman Bana İnanmayan Adam'larla karşılaşsam, kendime hep daha fazla güvendim.

8.26.2011 § 6

  Evet; al kahveni, geç karşıma, oturup konuşalım. Bir kez söyleyeceğim, beni iyi dinle. Lafı uzatmayacağım. Şimdi; keşke seni tanımasaydım, doğrudur bunu isterdim. Biliyorum; sen de beni hiç tanımamış olmayı dilerdin. O zaman bu kadar acı çekmez, saçma sapan aşk denen aldatmacanın peşinde sürüklenmezdik. Ama olan oldu. Adı aşk dedik. Bu saatten sonra; kimse elini kolunu sallayarak şu kapıdan çıkıp gidemez.

8.23.2011 § 3

  Sen hiç bilmiyorsun. Her gece üzerime ''İyi geceler''ini örtüp ağlıyorum. Yorgan altında vicdanımla kırıştırıyorum. Günahlarımla sevişiyorum. Acılarımı demleyip taze taze önüme koyuyorum. İzlerimi sıvazlıyorum. Yalanlarıma küfrediyorum. Beyazları boyalarla kirletiyorum. Haykırıyorum; duyuramıyorum. Yalvarıyorum; bir cevap alamıyorum. Gözlerimi yumuyorum; uyuyamıyorum. Bölük pörçük anıları karmakarışık yaşıyorum. Beyaz kağıt ve sargı bezi kokusu geliyor gözümün önüne. Ayakkabı bağcıklarını çıkar diye sesleniyor birisi. Kendimi bunlarla öldürecek değilim diye bağırıyorum içimden. Gözümü açıp karanlık odama dönüyorum beyaz fayanslarla kaplı hastaneden. Defalarca düşüş yaşıyorum acılara Tanrının ellerinden sıyrılıp. Affedilmez ayıplarım için binlerce kez özür diliyorum. Ağzımdan çıkan yalanları tutup bir hava olarak ciğerlerime geri sokamıyorum. Sana olan vicdan azabımı bir gram azaltamıyorum. 
  Sen hiç bilmiyorsun; ben ancak sana sarıldığım gecelerde ağlamıyorum. Sırtımı dönüp yatmama kızıyorsun; yüzüne bakamıyorum. Yalnızca, senle geçirdiğim gecelerde derin kuyulara düşmüyorum. Senle birlikte geçirdiğim her gece; kötülerin arasına bir damla iyi anı biriktiriyorum.

Sandım

8.20.2011 § 4

  Sıktım. Ağlamamak için kendimi o kadar sıktım ki, yutkunabilmek için sürekli su içmekten midem bulanıyordu. Masada anında sessizlik olmuştu. Gözler bana yönelmişti. Sustum. O kadar sustum ki, gözümden yaş bi damlasa, herkes sesini duyabilirdi. Kimse konuşmadı. Ben konuşamadım. Ağladım. O kadar ağladım ki, artık göz kapaklarım acıyordu. Tamamen bitkin düşmüştüm. Kalktım; koştum. Öyle koştum ki, nerdeyse ciğerlerim parçalanacaktı. Sanki tüm nefretim yol boyunca etrafa yayılıyordu. Sandım. Geçecek, bigün herşey bitecek sandım. Güzel olacak diye inandım. Geçmedi. Hiç biri geçmedi. Sardım. Ben sürekli aynı acıları başa sardım.

8.15.2011 § 4


 Deborah'in düşü, kış karanlığının çökmesiyle başladı. Bu karanlığın içinden yumruk olmuş kocaman bir el uzanıyordu. Kemikleriyle kasları arasında karanlık çukurlar olan, güçlü bir erkek eliydi bu. Yumruk açılıyor, upuzun avucun içinde 3 kömür parçası olduğu görülüyordu. El, yavaş yavaş kapanıyor, korkunç bir basınç oluşturuyordu. Bu basınç beyaz bir ısı yayıyor, ısı git gide artıyordu. Çökertici, ezici bir zaman duyumu oluşuyordu. Deborah nerdeyse dayanma noktasının ötesinde, bütün gövdesiyle kömürlerin acısını duyumsuyordu sanki. Sonunda ele, "Yeter! Buna bi son ver artık! Bu kadarına taş bile dayanmaz, taş bile...!" diye bağırıyordu.
 Moleküllerden oluşmuş hiç bir şeyin dayanamayacağı kadar uzun gelen bir süreden sonra, yumruğun içinden kaynaklanan işkence hafifliyordu. Yumruk yavaşça dönüyor ve ağır ağır açılıyordu.
 Üç elmas parçası.
 Kocaman avucun içinde, ışıltılar saçan, üç tane saydam parlak elmas parçası duruyordu. Boğuk bir ses, "Deborah!" diye sesleniyor, sonra sevecen bir tonla, "Deborah, sen böyle olacaksın." diyordu.


(Sana Gül Bahçesi Vadetmedim)

8.10.2011 § 4



Güzel günler göreceğiz, güneşli günler.